18 Ekim 2014

2 Yemek Yemenin ve Kusmanın Sosyal Formları

Vakti zamanında felsefe derslerinde Kirenelilerin haz felsefesi örneklendirilirken tıka basa yiyip içtikten sonra yenilerine hemen yer açmak için sağa sola kustukları anlatılırdı. Kaynaklarda Epikuros’un da köleler tarafından hazırlanan zengin sofralarda gün boyu yan gelip yattığı ve ha bire kustuğu rivayet edilir. Rivayetlerin aslı var mıdır bilmiyorum, ancak hazzın dinamiği olarak kullanılmasından günümüzde anoreksik mankenlerin kilo almamak için kusmalarına düşünsel bir dönüşümden bahsedebiliriz.

Ortacağ’da karnavallarla özdeşleşerek ve lanet belirtisi olarak toplumdan dışlanmasından bugün thinspration felsefesinin “ideal beden”inde sosyal kabul görmeye.

Burada meseleyi “baş ağrısı-bulantı-kusma” üçlemesinin ötesinde konuşuyoruz. Yani yalnızca gastrointestinal değil felsefi ve sosyolojik açılardan kusmanın irdelenebileceği ışığında.

Yeme-içme ile kusma arasındaki kurulabilecek düşünsel bağın güzergahından yola çıkarak ve de kelimelerle biraz oynayarak, doyum ile doyma arasındaki belli belirsiz olan farkı da bu açıdan uyarlayabiliriz.

Haz alarak yemek ve hazzın aracı olarak kusma -damak tadı gibi kriterlerle nitel olarak ifade edilebilen-

Doymak için yemek ve ideal beden için kusma -kilo alma gibi kriterlerle nicel olarak ifade edilebilen-

Doyum girdiyi gözeten nitel bir süreç, doyma çıktıyı gözeten nicel bir nokta. Bir matris çarpımı yaptığımızda; doyum meşhur piyazını yediğimiz lokantanın ismi, doyma ise şimdi onlar düşünsün halidir.

Devam ederek; yemek sonrası insanların hal ve vaziyetlerini de genel bir soyutlamayla girdi-çıktı ilişkisi temelinde inceleyebiliriz. Yemeği girdiler üzerinden yani doğrudan doğruya yediği yemeğin bütünü ve bileşenleri üzerinden değerlendirenler ile yemeği bünyedeki etkileri üzerinden değerlendirenler.


Bu iki eğilimden hangisine ağırlık verdiğimiz yemekle olan ilişkimizi netleştirecektir.

Girdiciler, yemek çok lezzetliydi, şu an ağzımda çok müthiş bir tat var, yanında şu da olsa daha güzel olurdu, acısı fazla olmuş, tam istediğim gibi pişmiş gibi damak tadını ön plana çıkaran ifadeleri sıklıkla kullanırken; çıktıcılardan, öff amma gaz yaptı, ağırlık çöktü, yerken iyi de acısı sonradan fena çıkıyor, midem yanıyor, soda yok mu soda, daha dün aldık bir kasa ne zaman bitti gibi şeyler işitirsiniz.

Çıktıcılar yeme-içme konusunda belli bir ölçü ve uyum gözetmeksizin doyma noktasına odaklanır ve çoğu zaman onu aşarlar. Bu aşkın hal sebebiyle fazlasıyla samimi ve doğaldırlar. “Akşam nasıl yediysem artık kıvrana kıvrana sabah tuvalete koştum nasıl ishal olmuşum nasıl çıkarıyorum bir görsen” gibi derinlikli tasvirlerle bizim olayı bütün yönleriyle birebir yaşamamız, dertleriyle empati kurmamız için çaba gösterirler.

Girdiciler ise doyuma odaklansa da afili bir mekanda yediği beş para etmez fabrikasyon makarna için “hımm, içindeki soslar derinlik katmış” gibi bence gayet samimiyetsiz olan söylemler içinde hırpalanmaktadır. Üstüne bir de yemeğin rengine göre şarabın rengi gibi anaokulu renk oyunları bilgisi düzeyinde uzman bilgisini konuşturanları hiç çekilmez.

Aslında her iki eğilim de kendi çapında uzmanlık bilgisini işletmeye çalışır. Önemli olan ise yeme-kusma, doyum-doyma ve girdi-çıktı gibi ikiliklerle kategorize ederek incelediğimiz formlarda bu bilginin nasıl üretildiği ve dolaşıma girdiği.

Sonuçta, yiyip içerek ve çıkararak bir doğal döngüye devam ediyoruz, ancak ne yediğimizi ve nasıl çıkardığımızı sosyal boyutta biçimlendirerek.

Kimse açlıkla terbiye olmasın temennisi eşliğinde, güzelce yiyelim içelim, yiyelim içelim güzelleşelim.


image source: 
1-eyesofrome.com/curiosities/feasting-roman-style
2-leeds.ac.uk/arts/images/medieval_vomit.jpg
Devamını oku...

24 Eylül 2014

0 Karpuz Yeme Üzerine Lüzumsuz Bir Sohbet

"Karpuzun da o eski tadı kalmadı" gibi lüzumsuz görülebilecek bir yerden başlayan sohbetin hangi mühim noktalara temas ederek devam edeceği merak konusu olabilir. 

Hava durumuyla başlayan misafir sohbetlerinde esas baklayı çıkarmadan önceki anahtar tespitlerden biri olarak kullanılmasından ötürü görülen lüzumu buraya kadardır. Oysa ben buradan ilerleyip, neden artık eski tadının kalmadığına ilişkin ekonomi-politik temelinde detaylı bir sorgulama yapmak istesem de bu gereksiz sohbet hepimizin ortağı olduğu karpuzu nasıl yesek noktasına daha uygun düşecektir. Çünkü meselenin özünden ziyade, piknik ortamlarında karpuzun nasıl soğutulacağı gibi yöntemsel tartışmaları daha çok seviyoruz. 

O halde, çok sevdiğimiz karpuzu nasıl yediğimize bakabiliriz. 

Kübik olarak tabağa doğranan karpuzların çatal yardımıyla kibarca ve bir cerrah edasıyla çekirdeklerinin ayıklanarak yenmesi, özellikle misafir servislerinde esas olan bir yöntemdir. Ancak çekirdekleri tek tek ayıklama çabası, karpuzun ağızda hoşur hoşur biçimde dağılmasının akabinde verdiği hummm şeklinde yeme arzusuna yenik düşebilir. Gayet sabır gerektiren bir iştir. Dipten sıyrılan çekirdeksiz karpuz dilimlerine gözümüzü kestirmemiz bu yüzden olabilir. 

Diğer usuller ise ikiye bölünen karpuza kaşıkla girişmek ile yarım ay şeklinde dilimlenen karpuzu kabuğuna gelinceye kadar kemirip çekirdekleri püskürtmektir. Ama ev içinde bu yeme usulü çekirdeklerin oraya buraya fırlamasına yol açabilir. Ne kadar özen gösterilirse gösterilsin muhakkak bir çekirdek ayak tabanına yapışmayı bekleyecektir. İnsanlık tarihinde, yapışan o karpuz çekirdeğinden kurtulamayıp -belki de erindiği için- ayağına karpuz kök salmış birisi var mıdır bilmiyorum. Ayağında pranga gibi gezmiş, kaderinin gerçekten bu olduğuna inanarak yaşamış biri neden olmasın. 

Böyle hikayelerimiz artık yok sanırım, ama dört köşeli karpuzlarla hem ekim hem de stok alanını verimli kullanmak için gerekli hesaplar yapma, çekirdeksiz ve de ağaçta karpuz yetiştirme yolunda büyük ilerlemeler kaydedildi. Karpuzun çekirdeğini ayıklama sürecindeki memnuniyetsizliğimize de derman olacak şekilde. 

Karpuzu ağızda hiçbir engele takılmaksızın höpbedenek yeme gayreti. 

İyi de bütün mevzu bu mudur. Şiştim valla.


image source: Watermelon in the time by Liza Ray on Devianart http://lizaray.deviantart.com/art/Liza-Ray-Watermelon-eaten-in-time-377826039
Devamını oku...

3 Eylül 2014

1 Bir İmkan Olarak Kumsal

O gün Dolmabahçe’den Beşiktaş'a yürürken yarısı direnişçiler diğer yarısı da asfalt yapmak için belediye işçileri tarafından sökülmüş kaldırım taşlarının altında kum olduğunu gördüm. 68 Fransa’sının “Kaldırımların altında kumsal var” sloganı yalnızca kulağa hoş gelen bir söz, veya anlamlardan anlam beğeneceğimiz bir metafor değilmiş meğer bas baya kaldırım taşlarının altında kumsal varmış.* 

Kentin, betonun ortasında bir kumsal… Ne kadar gerçeküstü, ne kadar acayip bir durum diye düşündüm. Sonra düşünce dünyamda bir adım geri atıp kendi kendime neden bu kadar şaşırdığımı sordum. Sonuçta günümüz "korunaklı sitelerinde" hepimize çiftlik hayatı, boğaz keyfi, köy doğallığı, mahalle sıcaklığı falan vaat edebiliyorlardı. Şehrin içinde kumsal olmasına da bu kadar şaşırmamam gerekirdi. Ama Dolmabahçe Sarayı’nın karşısındaki bu kumsal, o sitelerin, Aquaparkların aksine herkese açıktı. Ayrıca bu kumsalı biz yapmış, bir şekilde biz istemiştik. Başkaları yapıp bize sunmamıştı. Bir de ne olursa olsun, kaldırımların altında gerçekten kum vardı yani bu şairane ruhlu bir 68’linin hayal dünyasından kopup gelmiş bir aforizma değildi. Kaldırım taşlarının altına bakmaya cesaret edebilmiş herkesin deneyimlediği bir olguydu. Yani tıpkı halının altında toz olması, ayranın içinde yoğurt ve su olması gibi bir şeydi. 

Ardından şaşırma meselesini bir kenara bırakıp, kumsalın ne olduğunu düşünmeye başladım: 

Kumsal nedir? Mekân. Nasıl bir mekân? Ortak duyu ve egemen sosyolojinin klişe sınıflandırması olarak kent (modern yaşam) ve kırsal (pre-modern yaşam) alan geldi aklıma… İkisine de pek benzemiyordu. 

Kumsal bir imkânı, bugüne kadar tadını ara sıra aldığımız, kısmen sezebildiğimiz ve hiçbir zaman ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz bir mekânsallık -ve dolayısıyla yaşam biçimi- olanağıydı. Bir kere, zamansallığı kentinkinden oldukça farklıydı: Kent koşuşturma, yetişme ve gecikmeyle akarken, kumsalda yatılır, kitap okunur, gölgede sohbet edilirdi. Kentte kol saatlerimize bakarken, kumsalda güneş zamanın göstereni olur. Muhtemelen bu nedenle de kumsalda çekilen uyku kol saatlerimiz için 20 dakika iken, bizim için 2 saattir. Yaşama ritmini verenler de yine saniyelerin tiktakları değil, dalga sesleridir. 

Şehirde biriktirirsin, biriktirmek istersin, biriktirmeye gayret edersin ama kumsalda hiçbir şey birikmez. Her şeyin garip bir uçuculuğu vardır: kumdan yaptığın kale ertesi sabah orada olmayacaktır, kuma yazdığın yazıyı ya dalga ya rüzgâr alıp götürecektir. Sen onları kalıcı olsun, yatırım olsun, ileride çoluğa çocuğa kalsın diye yapmazsın. Yapmış olmak için, beraber vakit geçirmek için, eğlenmek için yaparsın. Bu aynı zamanda toplumsal örgütlenmenin temel taşlarından mirasın kumsalda yavaş yavaş eriyeceğinin habercisidir. Ardından aile çökecek, genel ahlak buharlaşacaktır muhtemelen. Ama yerine ne geleceği, nasıl geleceği hala meçhuldür. Meçhul olduğu için, henüz belirlenmemiş olandır. Henüz belirlenmediği için de nasıl istersek öyle olabilecek olandır. 

Yalnızca davranışlarımızı ve düşüncelerimizi değil, düşünme biçimlerimizi de belirleme gayretinde olan bu sistemin içinde kumsal, sistem ve ondan nemalanan aktörler ne kadar güçlü olursa olsun, “hala her şey kaybedilmiş değil, hala başka olan bir yaşam biçimi düşleyebilir ve onu gerçekleştirmek için mücadele edebiliriz” diye bağırır. Dolayısıyla “yapçak bir şey yok”ların, “işin fıtratında var”ların, “kısmet, nasip”lerin, “başa gelen çekilir”lerin ülkesinde kumsal candır. Tıpkı haziran direnişinin, toplumun her noktasına nüfus etmiş siyasi sinizme büyük bir darbe vurup, mümkün değil denilen birçok şeyin mümkün olabildiğini göstermesi gibi...

* Kaldırım üzerine yapılan sosyolojik tartışmalara giriş niteliği taşıyan F.Sarotti’nin “Kaldırım Sosyolojisi” isimli makalesine buradan ulaşabilirsiniz.



image source: http://www.glaudinet.org/wp-content/uploads/2010/07/souslespaveslaplage-72dpi.jpg
Devamını oku...

28 Ağustos 2014

1 Güneşte Demlenen Ayçiçekleri

Doğuşundan batışına usulca güneşi takip eden, güneş battığında boynunu büken bir çiçeğe neden ayçiçeği denilmiştir? Günebakan, günçiçeği, gündöndü, günaşığı gibi isimler mevcut ve söylenegelirken. 

Üstelik çiçeğin Yunancadaki kökeni güneş tanrısı Helios'tan gelmekte olup, yalnızca Avrupa dillerinde değil (tournesol, girasole, sunflower, sonnenblume gibi), örneğin Rusça, Arapça ve Japoncada da güneşe referansla isimler verilmişken. 

Biyolojik anlamda ise ayçiçeği bitkisinin özünde ‘‘heliotropism’’ yani ışığa yönelme vardır. Bulutlu havalarda bile çiçeğin doğudan batıya güneşle beraber seyahatinin durması bunun basit bir kanıtıdır. 

Bitkinin orijini olarak bilinen Amerika'da yerlilerin oluşturdukları mitlerde de güneş ile sembolize edilmektedir. Büyük Ruhun hayat veren gücü olarak, inancı, ışığı, canlılığı, doğurganlığı, iyimserliği ifade eder. Ayçiçeği, Yunan Mitolojisindeki bilindik hikayede ise şöyle geçer: bir su perisi olan Clytie, ışığın tanrısı ve daha sonra güneşle özdeşleşen Apollon'a aşıktır. Ancak Apollon’un Kral Orchamus'un kızı Leucothea ile aşk yaşamaya başlamasını kıskanan Clytie bu durumu krala anlatır. Öfkelenen Kral, Leucothea'yı öldürür. Apollon biricik aşkının ölümüne sebep olduğunu öğrendiğinde periye bir daha görünmez. Clytie rivayete göre 9 gün boyunca yemeden içmeden kesilerek umutsuzca bekledikten sonra sonsuza kadar Apollon’un ışığını takip edecek olan ayçiçeğine dönüşür. 

Ortada ciddi bir sorunsal olduğu açıktır. Egelilerin ay çekirdeğine çiğdem demesi, daha doğrusu çiğdeme neden yanlış bir şekilde çekirdek denildiğine anlam verememesi gibi bir mesele değildir söz konusu olan. Güneş merkezli mi yoksa ay merkezli mi hitap edileceği temelindeki felsefi bir tartışmada bu güzelim çiçeğin yer alması kaçınılmazdır. 

Güneş ve ay, kadim zamanlardan bu yana metaforlar aracılığıyla çeşitli ikiliklerde konumlandırılmıştır. Her gün birbirleri karşısında üstün olmak için verdikleri mücadeleleri ile karanlık taraf ve aydınlığın sembolize edildiği, zıtlığın akış haline işaret eden biçimde. 

Buraya kadar çiçeğin güneş ile tasvir edilmesi ya da ay ile ilişkilendirilen bir bahsin geçmemesi ilk bakışta yanıltıcı olabilir. Mevzuyu daha derinlerde aramak için çiçeğin psikanalizine girişmek gerecektir. 

Çiçek, mimesis ile yani güneşin varlığı kendi yüzünde bir yansımaya dönüşerek bekleyişini bir arınma ritüeli etrafında gerçekleştirir. Apolloncu anlamda sayabileceğimiz biçimleyici, yansıtıcı ve taklit edici tüm nitelikleri göstererek. Çünkü Apollonca olan bir düş kurma sanatıdır. Bu düş deneyimi, çektiği acı ve ıstırapları düşlere dalmak suretiyle yanılsamaya dönüştüren bir deneyimdir. 

Dionysoscu tavır ise travmayı görünür kılar. Ama acının ve kötülüğün ötesine geçerek hayata daha bağlı olmaya dönük bir tutumdur bu. Coşku, sırlara dolanmış gerçek, yaratıcı bir taşkınlık, kendinden geçme, kendi benliğine dönmedir. Aklı Apollon’da olan ve onun ışığını belli bir uyumla takip ederek seyre dalan çiçek, geceleri kendi benliğine, öykündüğü güneşten -göklerin tanrısı Apollon’dan-, mevcut bulduğu toprağa -yerlerin tanrısı Dionysos’a- yüzünü döner. Bu bir hicran, bu bir iç çekiş ve yepyeni bir serüven. Ayın okült nitelikleri sayesinde kendinde gelişen bir harekete heyecan duyan. 

Çünkü Apollonca duruş bir öykünme iken, Dionysosça duruş kendi başına yaratma hamlesidir. Dionysosçuluk, düşlere kapılmayı redderek en derin acımasızlığıyla hayatın kabul edilişidir. Tükenmek bilmez doğurganlığından haz duyan bir yaşama iradesi. Doğurganlığın ayrıca hem ay hem de ayçiçeğiyle sembolize edilmesi kadar, bitkileri büyütme kudretine sahip Dionysos’un ölüler ülkesi ile de bağlantılı olması bir başka izahatı gerektirir. Güneşe benzeyen bu çiçek, tohumlarını taşıyan tablası olgunlaşıp kopartıldıktan sonra kuruyarak yavaş yavaş dolunayı andırmaya başlar. Bir nevi sevdalı olduğu ve canlılığına kavuşturan güneşten ayrılmasıyla ölümünü ayın yüzeyi ile benzeştirerek mimesisi tersine çevirir. Bu, döngüye tekrardan başlamak için bir atılımdır aynı zamanda. Kusursuz bir altın oran diziliminden tohum zamanına patlayarak gelişen bir süreç. Yani Apollon’dan Dionysos’a. Dizginleyen, körükleyen, yatıştıran. 

Göründüğü yüzüyle güneşe, sakladığı gerçeğiyle aya yazgılıdır. 

Günün sonunda, bizim için iyimserlik tılsımı olan bu güzel çiçek, üstüne yazıp çizdiklerimizden haberi olmadan ya da aldırış etmeden kendi hikayesini kendisi yazmakta, kendi yazgısını kendisi çizmekte. Günebakan ile ayçiçeği arasında tercih yapmaktan ziyade, varlığın tüm görünümlerini ifade ederek bu tercihe imkan sunan dil üzerine düşünmek ya da felsefede demlenen izlenimciliği sosyal teoriye tahvil etmede kapıları aralamak hikayenin esas özü sanırım.


image source: Clytie by Catipher on Devianart http://www.deviantart.com/art/Clytie-11206107
Devamını oku...
SST Atölye